Son Dakika: 38 YIL GEÇTİ ACILAR HALA TAZE
AnasayfaYazarlarAlbümAnketlerÜye KayıtÜye GirişHostingWeb Tasarımİletişim

BİR "DENİZ" HİKAYESİ




Erol Bilbilik:Madanoğlu grubunda İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu, Cemal Reşit Eyüpoğlu vardı


BİR "DENİZ" HİKAYESİ


Tarih 6 Mayıs 1972, yer Ankara Merkez Cezaevi. Gecenin kara çarşafıyla örttüğü bu saatler bir türlü geçmek bilmiyordu üç mahkum için. Gece onlara kabustu. Kabustu çünkü; gece ölümün geleceği saatleri barındırıyordu. Üç genç koğuşlarında ölümü bekleyedursun dışarıda da bir başka hareketlilik vardı. Başta CHP olmak üzere mahkumların yakınları Meclis koridorlarını aşındırıp milletvekillerini bu karardan vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Ama tüm çabalara rağmen idam kararları onaylanmıştı. 5 Mayısı 6 Mayısa bağlayan gece infazlar gerçekleştirilecekti. İlk önce Deniz Gezmiş'i aldılar...

İdam sephasına getirilmeden önce bekletildiği salonda sigara içiyordu. Ama sigarası alışılmışın dışında filtreliydi. Kendisine neden filtreli sigara içtiği sorulduğunda, "son gece niyetine" cevabını verdi.

Derken idam sehpası hazırlandı. Doktorlar tarafından idam edilmesine mani bir durumu olmadığı yönünde rapor hazırlatıldı. Üzerine beyaz gömlek giydirilip sehpaya çıkartıldı. Celladın altındaki sehpayı çekmesiyle Deniz Gezmiş can verirken olaya tanıklık edenlerin ifadesine göre sessizliği bir güvercinin kanat çırpışları bozdu...

Deniz Gezmiş, hemen herkesin tanıdığı bir isim. Özellikle sol kesimin bir efsane haline getirdiği, bir çok kimsenin onun isminden faydalanmaya çalıştığı bir gerçek.

Onun bir efsane haline gelmesinin ardında verilen idam kararının mı yoksa karizmatik kişiliğinin mi yattığı da bir o kadar tartışmaya açık bir durum. Bugün hangi öğrenci eylemine, hangi protesto gösterilerine ve hangi sol gençlikle ilgili yayına bakarsanız bakın hep onun ismini ve resmini görürsünüz. Şimdiye değin Deniz Gezmiş hakkında yapılan tüm eleştiriler hep tarafgir bir bakış açısıyla yapıldı. Bir kesime göre Deniz bir kahramandı. O bir adam bile öldürmemişti ama idama mahkum olmuştu. Dolayısıyla kendisine verilen idam hükmü çok haksızdı. Karşı kesime göre ise o bir vatan hainiydi. Kesinlikle pasifize edilmeliydi. Aslında iki farklı görüş arasında yitirilen bir(çok) canın ve sistemin kendini muhafaza etmesinin resmiydi bu. Oysa 68 kuşağı ve özellikle idamlara yönelik sağduyulu bir eleştiriye hep ihtiyaç duyuldu.

Her çocuk gibi ağlayarak dünyaya geldi

Deniz karlı bir şubat günü sabahı Ayaş'ta dünyaya gelirken her çocuk gibi yaptığı ilk iş ağlamak olmuştu. Bir öğretmen çocuğu olması hasebiyle yurdun değişik yerlerini gezdi, lise çağına gelince kendisini İstanbul'da buldu. Aksaray Özel Bilir Kolejinden sonra yedek listeden girdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi onun yükselmesinin ilk basamaklarını teşkil ediyordu. O dönemler öğrenci gençliğin sol söylem hakimiyetinde tüm dünyada yükselişe geçtiği yıllardı. Okula girmesiyle birlikte kendini yükselen değer sol söylem içinde bulan Deniz buna intibak etmede pek zorlanmadı.

Dünya aslında o dönemde çok önemli deneyimler yaşamaktaydı. Amerikan emperyalizminin Küba'da gömülmesi, Vietnam'daki Ho Şi Minh liderliğindeki ciddi bir şekilde zuhur eden kalkınma, diğer taraftan Ortadoğu'da Yaser Arafat'ın, Havatmen'in özgürlük hareketleri hep sosyalizmin etkisi altında gerçekleşmekteydi. Bütün bunlar doğaldır ki dünyadaki bütün ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de gençlik üzerinde etki yaptı. Ve çok ciddi bir anti emperyalist kampanya oluştu kısa sürede. Bu kampanyanın itici gücünü yine tüm dünyada olduğu gibi ve Marks'ın olası bir devrimde işçi ve köylülerin itici güç olacak görüşünün aksine Türkiye'de de öğrenciler üstlenmişti.

Öğrenciler özellikle 1960 askeri hareket sonrası oluşan özgürlükçü yeni anayasal ortamda dünyaya çok yönlü bakmaya başladılar. Çünkü Türkiye 2. Dünya Savaşı sonrası coğrafyası gereği yerini seçtiğinde iki temel meselesini değiştirmişti. Bunlardan biri siyaseti ve düşünce yapısını sadece kapitalist sisteme bağlı olarak yapılandırmasıydı. Diğeri ise sosyalizme karşı kapalı oluşuydu. 1961 Anayasası belli bir açılım getirmiş, özellikle sol kesim için geniş yelpazede bir özgürlükçü ortam bahşetmişti. Nitekim tarihinde ilk kez sosyalist solu temsil eden anlayış Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile birlikte Mecliste kendine temsil imkanı bulmuştu. Dünyanın genelinde yükselen bu sosyalist hareketin Türkiye'ye yansımaması beklenemezdi ve böyle de oldu.

İlk eyleminde hapishaneyle tanıştı

60'lı yıllar öğrenci gençliğin sol söylem hakimiyetinde tüm dünyada yükselişe geçtiği yıllardı aynı zamanda. Okula girmesiyle birlikte kendini yükselen değer sol söylem içinde bulan Deniz buna intibak etmede pek zorlanmadı. Gerçi üniversiteye ilk başladığı zamanlarda babasına gönderdiği mektupların havası toplanan, yürüyen, bağırıp çağıran öğrencilerin gündemi belirlediği okulda yaşadığı sıkıntıyı, alışmamışlığı yansıtıyordu fakat sonraki mektuplarda Deniz'in ifadeleri değişiyor, sıkıntısını atıyordu. Devrimci Öğrenci Birliği'nin başkanlığı ona çatışmalarla, boykotlarla, okuldan atılmalarla dolu bir hayat hazırladı. İlk ciddi eyleminde cezaeviyle tanıştı. 11 Nisan 1969'da "Disiplin Yönetmeliğinin Dokuzuncu Maddesinin" kaldırılması nedeniyle bir hafta süreyle boykota girişirler. Bu boykotta tanıdık bir çok sima vardır. Mehdi Başpınar, Bozkurt Nuhoğlu, Cihan Alptekin ve Celal Doğan gibi. Bir hafta sonra boykot kaldırılınca karşı grupla aralarında bir çatışma yaşanır. Bombaların ve silahların patladığı çatışma okulun kısa süreli de olsa tatil edilmesine neden olur.

Bu olaylar Deniz'e pahalıya patlar, okuldan ihraç edilir ancak güvenlik güçlerinin elinden kurtulup İzmir'e kaçmayı başarır. İzmir'e kaçması için kendisine para veren kişi Memduh Eren'dir. İzmir'de iki gün saklanmayı başaran Deniz daha sonra güvenlik güçleri tarafından tutuklanıp Sultanahmet Cezaevi'ne konulur. Fakat mahkemede Hukuk Fakültesi Dekanı Tarık Zafer Tunaya ile Eczacılık Fakültesi Dekanı Cemal Kasım Güven lehinde ifade verince serbest bırakılır. Bunun akabinde üniversiteye dönmesi yönünde karar alınınca Deniz için kısa süreli bir kesintiye uğrayan okul hayatı yeniden başlamış oluyordu. Yeri gelmişken hatırlatalım, İzmir'e kaçması için kendisine para veren Memduh Eren, Deniz'in akrabasıdır ve başarısız ihtilal girişiminde bulunan 9 Mart kadrosunu destekleyenlerin arasındadır.

Polise karşı soğukluk askere yaklaştırdı

Deniz Gezmiş'in önderlik ettiği öğrenci grubunun polisle yıldızları bir türlü barışmadı. Her eylemde polise düşmanca bir tavır takınmalarına sebep olan psikoloji öbür taraftan öğrencileri başka bir kesime yaklaştırıyordu. Günümüzde giderek yükselen tansiyonlu ortamda zaman zaman karşı karşıya geldikleri görülen asker-emniyet çekişmesini o dönemde öğrencilerin şahsında görmek mümkündü.

1968'in temmuz ayında İstanbul'a gelen meşhur 6. Filo büyük bir öğrenci tepkisiyle karşılandı. 15 Temmuz günü İTÜ'de eylem planı hazırlayan öğrenciler dağılırken polisle çatışmaya girdiler. Bu çatışmada on dört öğrenci gözaltına alındı. Bir gün sonra öğrenciler Dolmabahçe'de bir protesto eylemi başlattılar, hatta yas niyetine gönderde bulunan bayrağı yarıya indirdiler. Bu olaylar, öğrenci eylemleri ve polis çatışmasının doruğa çıkmasına neden oluyordu.

17 Temmuz günü Talebe Birliği ve yurtlardaki gergin hava yine bir öğrenci-polis çatışmasını doğurdu. Fakat bu sefer hasar yüksekti; elli üç öğrenci yaralanmıştı. Yaralananlar arasında bulunan Vedat Demircioğlu'nun ölümü ipleri kopardı. İstanbul Teknik Üniversitesi önünde toplanıp ölüdürülme olayını protesto eden öğrencilerin başındaki kişi Deniz Gezmiş'ti.

Taksim'e doğru yürüyüşe geçen öğrencilerle polis karşı karşıya gelince çatışma kaçınılmaz olur. Polis olayı kontrol altına alamayınca devreye askerler girer. Öğrenciler çok ince bir taktikle askerleri ayarlamayı başarırlar. Başlarında bulunan albayı omuzlarına alan öğrenciler çevredeki diğer komünistlere de duygusal anlar yaşatırlar. Mehmet Mehdi Başpınar, Turan Feyzioğlu'nun Bizim Deniz kitabında bu olayı şöyle anlatıyor: "Ordu asker el ele gibi polisin aleyhine, askerin lehine sloganlar atmaya başladık. Eski tüfeklerden Şevki Akşit abi bu olayları Türk Solu dergisinin bulunduğu büronun penceresinden seyrediyormuş. Orada bulunanlar ağlamışlar. Biz Türkiye'de bugünleri de mi görebileciktik. İşte devrim oluyor. Çocuklar yapar bu işi diye bağırarak heyecanlarını dile getiriyorlarmış."

Devrimci gençliğin tabanda olmasa da lider kadrosunda askerler ile yakınlaşmaları bilinçli bir politikanın ürünü mü yoksa gelişen şartların ortaya çıkardığı bir sonuç mu belli değil. Ancak bir gerçek var ki o da öğrencilerin askeri kuvvetlere büyük oranda hayranlık duyduklarıydı. Hatta olası bir devrimin bu türden bir işbirliği ile gerçekleştirilebileceğine kendilerini inandırmalarıydı. Zamanın önde gelen öğrencilerinden ve Deniz'in hapishane arkadaşı Oral Çalışlar'a göre bu bilinçli bir politik tercihti. Günümüzde de yansımalarına rastladığımız bu olayın ilk temellerinin o dönemlerde atıldığını ve bunun siyasi bir tercih olarak kullanıldığını söyleyen Çalışlar sözlerini şöyle sürdürüyor: "Alpaslan Türkeş kendisi söyledi zaten. Biz bazı subaylar Amerika'ya gerilla karşıtı eğitim almak için gittik diye. Gerilla karşıtı eğitim nedir, kontgerilladır. Polisin sağ görüşlü öğrencilere yakınlık göstermesi sol kesimi askerlere yakınlaştırdı."

TİP'in öğrencilere nazaran pasif bir şekilde davranması sonucunda gençlerin partiden ayrılarak yeni örgütlenmeler oluşturduklarını belirten Rasih Nuri İleri'ye göre ise gençler bu dönemlerde başına buyruk hareket etmeye başladılar: "Belki partiye üye olarak kaldılar ama parti disiplinine karşı geldiler. Derken üniversitelerdeki olaylar ve faili meçhul cinayetler başladı. Bundan sonra sağcılar polis ve devletle ortak oldular, solcular da işkence gördüler ve hapishanelere düştüler. Bu başlangıç devlet eliyle bir başlangıçtır. Gençlik kendine bir bayrak olması babında dünyadaki çeşitli sol fikirleri örnek aldı. Bunu bir fikir elde etmek için değil de bir takım tutma duygusuyla fanatik bir taraftar gibi yaptılar. İşte Maocu, Leninci gibi... Böylece her grup kendine bir bayrak seçme gereğini duydu."

İkinci Atatürk ve Kemalist sol söylem

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının savundukları sosyalist görüş bir nevi kurtuluşçu ruh içermekteydi. Özellikle kendilerine Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşını referans alan bu kesimin savundukları görüşler daha sonraları Ulusalcı Kemalizm şeklinde tarif edilecekti. Kendisini bir nevi Kurtuluş Savaşını başlatan Atatürk'e benzeten Gezmiş'e göre muhtemel bir devrimin ilk şartı tıpkı Atatürk'ün yaptığı gibi Anadolu'yu harekete geçirmekten geçiyordu. 20.3.1971 tarihli Tercüman gazetesindeki sütununda Rauf Tamer bu konuya dikkat çekip şunları yazıyordu: "Bu Deniz Gezmiş resmen manyak. Kendisini Mustafa Kemal zannediyor. Sivas'a niye gittin oğlum diye soracak olsanız inanın diyecek ki, kongreyi toplamaya..." Ertesi günkü yazısında ise "Deniz Gezmiş'in Talat Aydemir'den zerre kadar farkı yoktur. Biri asker, diğeri sivil" diyordu.

Henüz şiddet eylemlerine bulaşmamış, inandıkları davalarının mücadelesini fikri planda zaman zaman da sokaklarda yapan öğrenciler bu tarihten sonra sanki bir elin işin içine karışmasıyla birlikte mücadelelerini Türk Silahlı Kuvvetlerinin içindeki bir grupla sırt sırta vererek yapmaya başladılar. Kendilerini Kemalist solcu olarak tanımlayanların arasında Deniz Gezmiş de vardı. Aslında onların askerlerin içinden bir grupla aynı saflarda birleşmelerinin çıkar ilişkisinden ziyade bir de fikri zemini vardı: Her iki kesim de Kemalistti.

FKF'den Dev-Genç'e

1964'lü yıllar beraberinde yeni öğrenci derneklerini de getirdi. Bunların en önemlisi Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu yani Dev-Genç'ti. Dev-Genç, Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun isminin değiştirilmesiyle ortaya çıkmıştı. Ama sadece değişen isim değildi, mücadele yöntemi de değişiyordu. Artık mücadele fikri planda veya sokakta değil de dağlarda yapılacaktı. Dev-Genç'in üyeleri arasında Deniz Gezmiş, Taylan Özgür, Sinan Cemgil, Mahir Çayan, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi isimler yer almaktaydı. Daha sonraları bu örgütün içinden Türkiye Halk Kurtuluş Örgütü (THKP/C) çıkacak ve sisteme resmen savaş ilan edilecekti. İlginçtir, Dev-Genç'in kuruluş aşamasında askerlerin bir bölümünün büyük destekleri vardı, hatta isim babalığını bir asker yapmıştı. İddiaya göre bu ismi 27 Mayıs Milli Devrim Derneği'nin genel başkanı eski subaylardan Kadri Kaplan koymuştu. 13.3.1996 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde DİSK Ankara Bölge Temsilcisi Uğur Cankoçak bu iddiayı destekler mahiyette şunları anlatıyordu: "Bu ekipte en önemli isim, perde gerisindeki ideolog olan Mihri Belli'dir. Belli, bu asker-sivil zinde kuvvetler ekibinin fikir babasıdır. Asker-sivil zinde kuvvetler ekibinin en büyük tahribatı gençlik üzerinde olmuştur. Gençliği TİP'ten soğutup harekete itmek bunların işidir. Gençliğin ünlü isimlerinin, örneğin Deniz Gezmiş, İrfan Solmazer gibilerin askerlerin güdümünde olduğu ortaya çıkıyor. Hatta Dev-Genç adını dahi askerler koymuştur. Milli Birlik Komitesi üyelerinden Kadri Kaplan'ın -ki bildiğimize göre 27 Mayıstan önce MİT'çidir- başkan olduğu 27 Mayıs Milli Devrim Derneği kanalıyla Fikir Kulüpleri Federasyonu'na kanca atılmış ve Ankara'da Dev-Güç adında bir hareket yaratılmıştır. İşte bu hareket içerisinde Kadri Kaplan FKF'lilere Dev-Genç, Dev-Genç diyerek Dev-Genç'in adını koymuştur."

Gençlik, legal alandan illegal alana itiliyor

Conkoçak'ın da belirttiği gibi gençlik Dev-Genç'in kuruluşuyla birlikte legal veya en azından sokak gösterileri şeklindeki mücadelelerinden sıyrılıp bir buhran ortamına sürükleniyordu. Peki ama onları bu yöne sevkeden kimlerdi ve çıkarları neydi? Periyodik dönemlerde siyasi süreçleri sekteye uğratan askeri müdahalelerin getirdikleri kadar onların oluşumları da hep dikkat çekmiştir. Eski MİT'çilerden Mahir Kaynak'ın da dediği gibi bir ihtilal için önce gösteriler ile bir gerginlik durumu oluşturulur, ondan sonra ekonomik buhran ve nihayetinde doruklara çıkan kitlesel tepki ile meşrulaşır ihtilaller. Nihat Erim tarafından Türkiye'ye bir gömlek fazla geldi şeklinde eleştirilen 1960 Anayasasının yukarıda da belirttiğimiz gibi getirdiği özgürlükçü ortam artan sol yayınların da yardımıyla öğrencilerin şiddet olaylarına yönelmesine sebebiyet verdi. Bu sol yayınlar öğrenci kesiminde örgütlemeler meydana getirdiği gibi askerler içinde de ciddi bir şekilde takip edilmekteydi ve bu doğrultuda örgütlenmelere bu kurum içinde de rastlanmaktaydı.

9 Martçılar

Bu örgütlenmelerden birisi de 9 Martçılar olarak anılan gruptu. Grubun başında Cemal Madanoğlu bulunmaktaydı. Hareketin fikir babaları o dönem medyaya hakim ve aydın kesimin önde gelen isimlerinden oluşuyordu. Başta Doğan Avcıoğlu olmak üzere Mümtaz Soysal, İlhan Selçuk, İlhami Soysal ve Altan Öymen gibi isimler bunlardan bazıları. Emekli Binbaşı Erol Bilbilik 10 Mart 1996 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki röportajında bunu teyit ediyor: "Madanoğlu grubunun içinde siviller vardı. İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu, Cemal Reşit Eyüpoğlu gibi...

Ankara'daki tüm koordinasyonun başı Doğan Avcıoğlu, onun yardımcısı İlhami Soysal'dı.

Altan Öymen Paris'ten çağrıldı.

Bunlara Mümtaz Soysal da eklendi. Bu sözünü ettiğim sekiz kişi Devrim Konseyi üyeleri olacaktı." Bu isimler öğrenciler üzerinde de son derece etkiliydiler.

İhtilal öncesi bir kargaşa ortamı oluşturma formülü icabı 9 Martçılar sivil kesimde kendilerine bu ortamı oluşturmada yardımcı kişiler aramaya başladılar. Bu noktada sol kesimden yukarıda isimlerini saydığımız kişiler ilk akla gelenlerdi. Hem öğrenciler hem de askerler üzerinde etkileri olan bu insanlar askerlerin sivil kesimde aradıkları itici bir güç için gayri ihtiyari olarak da aracılık etmekten geri durmadılar ve öğrenciler ile askerler arasında bir ilişki başladı. Siyaset yapan veya siyasete yön vermek isteyen insanların birbirlerine karşı birbirlerini kullanma isteklerinin hep varolduğunu söyleyen dönemin gençlik liderlerinden şimdinin Dünya Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Osman Saffet Arolat'a göre bir ihtilal ortamının oluşması için mutlaka öğrenciler kullanıldı: "Deniz Gezmiş'in ne derece kullanıldığını bilmiyorum. Ama ihtilal ortamının oluşması için öğrenciler kullanıldı. Bir tarafta devlet var bu işi provoke eden, işte ajanıyla bunu açıklıyor, bir tarafta darbe yapma ihtimallerinden dolayı yargılanan ama beraat eden bir grup var. Bunların dışında değişim isteyen ve darağacına kadar giden bir gençlik var. Bu üç kadro arasında mutlaka bir iletişim, bir işbirliği, yer yer yönlendirme mutlaka söz konusu olmuştur."

Özellikle Doğan Avcıoğlu gibi isimlerin olası bir devrimi askerler ile birlikte yapma düşüncesinde olduklarını belirten Rasih Nuri İleri'ye göre bu birliktelik kurulmuştu da: "9 Mart ve cunta olaylarının dışında değildim, karşısındaydım. Fakat dışında olmam bu hareketi bilmiyorum anlamına gelmiyor. Bazı muhitlerde, örneğin Doğan Avcıoğlu ve ekseninde 27 Mayıs başaramadıysa memleketin sorunlarını bilen bir sol kadro yoktu. Ama şimdi bir kadromuz var. Bu kadromuzla bir daha hareket olursa o vakit sosyalist ve Atatürkçü bir raya oturur sistem gibi düşünceler mevcuttu."

Bu çerçevede İleri'nin anlattığı şu anısı gerçekleri çok güzel yansıtıyor: "Ben bunun dışındaydım ama buna rağmen bir yönden de bulaşmak zorunda kaldım. TİP'ten ihraç edildikten sonra çıkan bir Türk Solu dergisi vardı. Bir cephe dergisiydi. Diğer tarafta ise Yön vardı. Yön bir tarafta belki ordu içindeki bir grupla temastayken Türk Solu daha çok Milli Birlikçiler ile birlikteydi. O sıralar Demokratik Devrim Derneği (DEV-GÜÇ) vardı. Birgün Dev-Güç'ün toplantısına katılmamı söylediler, gittim. Dev-Güç'ün başında Milli Birlikçi Kadri Kaplan vardı. Mihri Belli grubundan, Halk Partisinden, Yapı İş gibi bazı sendikalardan ve derneklerden temsilciler vardı. Ve şüphesiz gençlik hareketi olarak Dev-Genç vardı. Toplantıda Deniz Gezmiş ve başka arkadaşları da vardı. Fakat toplantı başlamadan Deniz toplantıyı terk etti. Abi ben gidiyorum dedi. Dur, önemli şeyler konuşulacak, katıl dedim. Abi siz katılın, kararları alırsınız, ben uygularım dedi ve gitti. Deniz eylemci olarak yetişmişti. Burada Kadri Kaplan bana şu ilginç sözü söyledi: Biz Atatürkçüler ile siz sosyalistler bu işi beraber yapacağız, zafere ulaştıktan sonra birbirimizi tasfiye ederiz. Ben derhal itiraz ettim. Bir ayrılık varsa önce onu tartışalım, evella mücadele edelim sonra tartışalım diye birşey olmaz. Önce tartışalım sonra mücadele edelim. Derdiniz nedir, yani bizi ayıran nedir diye sordum. Pek tutarlı bir yanıt alamadım..."

Öğrenci liderleri cuntacılar ile birlikteydiler!

9 Martçılar ile öğrenciler arasındaki ilişki öyle bir noktaya varmıştı ki askerlerin ihtilale hazırlık toplantılarına öğrenci liderleri de katılmaktaydı. 9 Mart karşıtı askeri grubun oluşturduğu 12 Mart döneminin savcılarından Baki Tuğ bu konuda şunları anlatıyor: "9 Mart 1971'de Tümgeneral Celil Gürkan'nın yapmış olduğu toplantıda Dev-Genç Genel Başkanı Atilla Sarp da vardı. Sarp Kuray, Ruhi Koç bu hadisenin içindedirler. Hepsi de örgütlüdür."

Bu dönemler Deniz Gezmiş'in de öğrenciler arasında aktif olduğu dönemlerdir. Tuğ'un 9 Martın toplantılarına katıldığını söylediği Sarp Kuray ile Deniz Gezmiş arasında dostane ilişkilerin olduğu zamanlardır. Bu ilişkiyi Sarp Kuray da doğruluyor, üstelik gurur duyarak.

Düşük doğum: 9 Mart

30.11.1993 tarihli Milliyet gazetesinde çıkan Sarp Kuray'ın anıları bunu apaçık ortaya koyuyor: "Deniz Gezmiş'i ben sakladım. Bunu herkes biliyor. Deniz Gezmiş, benim elbisemle yakalandı. Hepimiz vardık bu işin içinde. Denizler de var, Mahirler de var, biz de vardık. Zaten üç büyük grup vardı. Deniz Gezmiş'i saklandığı bir evden diğerine Orman Bakanı Turhan Şahin'in makam arabası taşıyordu. Turhan Şahin Nar Limited Şirketinde İrfan Solmazer ile ortaktı. Ve hazırlanıp, düşük doğan 9 Mart olayının içindeydiler. Yukarıdaki kadrolarda mevzilendikleri için de, bir yandan bizi, bir yandan komuta merkezini, bir yandan Amerika'yı evire çevire oynattılar. 9 Mart hazırlığına katılan herkesi karalamak niyetinde değilim. Samimi olarak inanan insanlar da vardı işin içinde.

Zaten biz de inandığımız için girmiştik."

Askerlerin Sarp Kuray'ı kullanıp Deniz'i gözardı etmeleri düşünülemezdi. Emekli Deniz Binbaşı Erol Bilbilik 10 Mart 1996 tarihli Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajında bu konuya göndermeler yapıp bir durum tespiti yaptıktan sonra öğrenci gençliğin nasıl kullanıldığını son derece açık bir şekilde anlatıp şöyle devam ediyordu: "Birgün Kabibay'ın evinde toplandık. Hidayet Ilgar, Talat Turan, İrfan Solmazer ve daha birçok kişi vardı. Bir aralık İrfan Solmazer bana "Erol sen Denizcileri ihmal etmişsin" dedi. "Kimi ihmal etmişim" diye sorduğumda "Sarp Kuray'ı, Deniz Gezmiş'i ihmal etmişsin, hiç temas kurmamışsın. Ama ben İstanbul'da, Ankara'da onlara mısır patlatır gibi bomba patlattırıyorum" dedi. Ben de şaşırdım. Yanımızdaki Talat Turan'ın da yüz ifadesinden çok şaşırdığını anladım. "Başka ne yapıyorsunuz?" diye sordum. Yanıtı şu oldu: "Deniz Gezmiş'i, Sarp Kuray'ı filan oturtuyorum. Demokratik bir tartışma ile eylem kararı alıyoruz. Amerikan Büyükelçiliği'nin ön kapısının kurşunla taranmasına demokratik karar veriyoruz. Bu demokratik tartışmada ben lider oluyorum, emri ben veriyorum. Sarp Kuray'a git şurayı bombala emri veriyorum." Bilbilik bunlar Deniz Gezmiş'i dahil herkesi kullandılar diyor ve ekliyor: "Bu işlerden Kabibay'ın mutlaka bilgisi vardı. Dolayısıyla Deniz Gezmiş'i, Sarp Kuray'ı, herkesi kullandılar. İrfan Solmazer 12 Marta 24 saat kala Almanya'ya uçuruldu, orada kaldı. Milyarder işadamı olarak geri döndü. Bugün büyük işadamı olarak Mersin'de yaşıyor. Orhan Kabibay, Kenan Evren cuntasına da yardımcı olmuştur. Kenan Evren, Danışma Meclisini oluşturacağı zaman en az 30 meclis üyesi adını Kabibay'dan istemiştir. Bunları anlatmamdaki amacım şu: Sanıyorum artık Türkiye'de böyle hareketler olmayacaktır. Ama sadece askerler arasında değil, sivil toplum örgütleri içinde de bu tür hain, oportünist kişilerle herkes karşılaşabilir. Bunlar, bir anlamda DENİZ GEZMİŞ, MAHİR ÇAYAN, ERTUĞRUL KÜRKÇÜ VE DİĞERLERİNİ KULLANMIŞLARDIR."

Gençlik-zinde güçler elele

Deniz Gezmiş'in o dönem basına yansıyan görüşleri de bu yöndeydi. 2000'e Doğru Dergisi'nin 1.5.1988 tarihli sayında TMGT eski başkanlarından Kazım Kolcuoğlu cezaevinde Deniz'le yaptığı bir görüşmeyi şöyle anlatıyordu: "Çok zor durumdayız dedi. Kendimizi korumak, kimseye zarar vermeden olayları götürmek için belli radikal unsurlar ile ister istemez dayanışma içerisine girdik. Yani askeri unsurlar ile." 23.12.1969 tarihli Devrim Gazetesi'nde Uluç Gürkan'ın Deniz Gezmiş ile yaptığı söyleşide de Deniz bu birlikteliği doğruluyor: "Tutucu güçler egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat umduklarının tersi olmuş ve bu olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi Mustafa Kemal'ci zinde güçler saflarını birbirlerine kenetlemiştir."

Hemen akabinde Gürkan'ın sorduğu "Halk kitlelerini emperyalizme karşı mücadeleye katmak için gençliğin dayanışma içinde bulunacağı Kemalist güçler kimdir?" sorusuna Gezmiş'in verdiği cevap önderliğini yaptığı gençliğin, dolayısıyla kendi hareketinin kimler ile işbirliği içinde olduğuna açıklık getiriyor: "Bugün Türkiye'de Kemalist devrimin bekçiliğini yüklenen güçler arasında başta ordu, 27 Mayısı yapan güçlerin önemli bir yeri vardır. Anti-Kemalist karşı devrim hareketine karşı gençlik bütün zinde güçler ile eleledir. Emperyalizmin işbirlikçileri gençlik ile öteki zinde güçlerin arasını açmak istemektedir. Fakat aynı inançta olan, yani emperyalizmi kovmuş, feodal unsurları tasfiye etmiş Kemalist Türkiye isteyen bu ilerici güçlerin arasını anti-Kemalist karşı devrimi tezgahlayanlar açmayı başaramayacaklardır."

Deniz'e bakanlık tahsis edilmiş miydi?

9 Mart askeri kadrosunun başarıya ulaşabilecek bir ihtilal sonrası için anayasalarını, hatta bakanlık dağılımlarını dahi günler öncesinden hazırladıkları herkesin malumu. Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Soysal, Fakir Baykurt, Mihri Belli gibi eski tüfeklerin hepsine birer bakanlık tahsis edilmişti, ama ihtilal başarıya ulaşmayıp karşı hareket olunca umutlar suya düşüyordu. Hareketin fikir babalığını yapan bu insanlara mükafat olarak bakanlık sözü verilince, kargaşa ortamı oluşturmak için dirsek temasında bulundukları öğrenci liderlerine de bir şekilde mükafat sözü veriliyordu. Dönemin öğrenci liderlerinden Osman Saffet Arolat'a göre öğrenciler ile askerlerin bir kesimi arasında zaman zaman su yüzüne çıkan birliktelik sadece fikri manada değildi. "Olası bir darbe sonrasında bizler için mevki makam düşünmüş olabilirler. Ama biz bunu kesinlikle kabul etmezdik" diyor ve başından geçen bir anısını şöyle anlatıyor: "Biz 1971 yılından sonra cezaevinde iken Doğan Avcıoğlu ile hapishanede havalandırma sırasında yürüyüş yapıp sohbet ediyorduk. Ben Doğan Avcıoğlu'na siz başarılı olsaydınız biz ne olurduk sualini sordum. O da, size görev verirdim, akıllı çocuklarsınız dedi. Biz de, biz bir askeri cuntanın görevlisi olmayız diye cevap verdik. Bunun üzerine asardım dedi Doğan abi. Bu hafif bir şakaydı belki ama biraz da gerçekliği olan bir şakaydı."

Arolat'ın, "gerçekliği olan bir şakaydı" dediği bu olay hem öğrencilerin kullanıldıklarının hem de içlerinden bazılarının çıkar amacı gütmüş olabileceğinin göstergesi aslında. Zemin dergisinin 87 Temmuz tarihli 8. sayısında Mustafa Yalçıner ve Metin Güngörmüş gerçekliği olan bu şakanın çok ötesinde bir iddiayı dile getiriyorlardı. Onlara göre ihtilal isteklileri ile işbirliğine giren solcu aydınlar gibi öğrenciler için de bakanlıklar tahsis edilmişti ve bunlardan birisi Deniz Gezmiş'ti: "9 Mart Cuntası, önceden hazırladığı bakanlar kurulu listesinde DENİZ GEZMİŞ'E GENÇLİK BAKANLIĞINI UYGUN GÖRMÜŞTÜ."

THKO kuruluyor

Tüm bu planlar yapılırken öğrenciler de kendi aralarında fikir ayrılıklarına düşüyorlardı. Olası bir devrim için tıpkı Küba'da olduğu gibi dağlarda başlayacak silahlı bir örgütlenmenin kaçınılmazlığını savunan kesim ile buna karşı çıkan kesim arasındaydı bu ayrılıklar. Deniz'e göre kurtuluşun yolu birinci seçenekten geçiyordu. Tıpkı Che Guevara gibi dağlarda başlatılacak silahlı bir hareket ile ancak devrim yapılabilirdi. Ve bu uğurda kendisine destek veren arkadaşlarıyla birlikte dağa çıktılar Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) adına. Deniz Gezmiş ve bir kaç arkadaşı daha önce de Filistin bağımsızlık mücadelesine destek vermek amacıyla bu ülkeye gitmişlerdi ve orada da savundukları fikir tıpkı yukarıdaki gibiydi.

THKO'yu İstanbul öğrenci lideri Deniz Gezmiş ile Ankara lideri Hüseyin İnan kurmuşlardı. Yeni yapılanma ile ilk eylemlerine 1970 yılının 29 Aralık'ında ABD büyükelçiliği önünde nöbet tutan iki polisi yaralayarak başladılar. Bundan sonraki silahlı eylemleri ülkeyi bir kaos ortamına sürükledi. Derken daha sonraları hep sürprizlere ve bunalımlara gebe olacak mart ayına gelindi. Günler 8 Martı gösterdiği zaman ülkede görülmemiş bir hareketlilik gözlenmekteydi. Bu gece askerler büyük heyecan içindeydi. Çünkü günler öncesinden planlanan darbenin gerçekleştirileceği geceydi. Daha önceden düşünüldüğü gibi birlikler gerekli şekilde dağıtılıp yukarıdan emir beklenildiği sırada, Orgeneral Faruk Gürler hareketin ertelenmesi emrini verince hayaller suya düştü. Sonrasında verilen karşı muhtıra ile ülke yeni bir döneme giriyordu. 12 Mart 1971'de Silahlı Kuvetler "12 Mart Muhtırası"nı verdi.

Çayanların kaçışına göz yumuldu!

Karşı muhtıranın verilmesi ortamı bir nebze yumuşatınca çok yönlü bir takip başladı. 9 Mart cuntasının destekçileri tek tek tutuklanmaya başlandılar. Mümtaz Soysal, Doğan Avcıoğlu gibi isimler bakanlık beklerken birden kendilerini kodeste buldular. Tarihler 16 Mart 1971'i gösterdiğinde Deniz Gezmiş polis ile Gemerek'te girdiği silahlı çatışmada tutuklandı. Aynı gün Yusuf Aslan ve bir kaç gün sonra Hüseyin İnan da yakalandı. Arkadaşlarının hapisten çıkması için Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve Ertuğrul Kürkçü bazı olaylara giriştiler. Bu olaylar sonrasında tutuklanıp Maltepe Cezaevine konulan Çayan ve arkadaşları buradan yolunu bulup kaçtılar. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının serbest bırakılmasına karşılık kaçırdıkları İngiliz teknisyenler ile geldikleri Kızıldere'de güvenlik güçleri ile giriştikleri silahlı mücadele sonucunda öldürüldüler.

Fakat bazı iddialara göre Çayan ve arkadaşlarının kaçmasına devlet bilerek göz yumdu. Hatta onların kaçmaları için yardım bile etti. Teori Dergisi'nin Temmuz 1997 tarihli sayısında Erol Mütercimler Emekli Tümgeneral Memduh Ünlütürk'ten yaptığı alıntılar ile bu iddiayı tasdik ediyor. Mahir'lerin kaçacakları bilgisini önceden haber almalarına karşın bazı kimselerin araya girmesiyle göz yumduklarını anlatan Ünlütürk sözlerine şöyle devam ediyor: "Biz Mahir Çayan'ların hapishaneden kaçacağının enformasyonunu aldık. Bu enformasyonu aldıktan sonra Faik Türün, ben, sonra Turgut Sunalp geldi bir durum değerlendirmesi yaptık. Sonra Faik Türün, Ankara ile konuştu. Bir gün sonra dört tane Amerikalı subay geldi. Bu toplantıda ben de vardım, durum değerlendirmesi yapıldı. Hapishaneden kaçma hazırlığı yapıldığı kendilerine anlatıldı. Onlar şunu söylediler: Bırakın kaçsınlar. Ve bunların hapishaneden kaçabilmeleri için de ne gerekirse yapın. Örneğin hiç arama yaptırmayın. Kazılan toprakların saklanmasına göz yumun gibi bize 26 maddelik bir öneri dizisi verdiler. Ondan sonraki süreçte şu plan yapıldı: Bunlar hapishaneden kaçacak. Kaçışları dakika dakika izlenecek. Ondan sonra hiçbirisi hayatta bırakılmayacak. Ben Amerikalı subaylar ile iki toplantıya katıldım. Üçüncü toplantı yapıldığında beni odaya almadılar ve bundan sonra benim bu grupla herhangi bir ilişkim olmadı. Arada ne oldu bilmiyorum. Faik Türün'le ilişkim koptu."

Bir kahraman olarak Deniz Gezmiş

Çayan'ların kaçışlarına göz yumulup onların öldürülmeleri aslında karşı askeri grubun destekçilerinin bertaraf edilmelerinin başlangıcıydı. Bu süreç daha sonra Deniz ve arkadaşlarının idamları ile noktalanacaktı. Fakat şimdiye kadar öldürülen isimler arasında Deniz'in isminin sürekli ön planda tutulması akla bazı soru işaretleri de getirmiyor değil. Öyle ya Mahir Çayan da öldürüldü, Harun Karadeniz ölüme terkedildi. Ama hiç birisi Deniz gibi yıllar sonra dahi bir efsane olarak anılmadı. Bunun arkasında acaba bir kesimin belirli bir siyasi görüş doğrultusunda idol yaratma hevesi mi vardı diye insan kendine soramadan edemiyor. Deniz'in ön planda tutulmasını karizmatik yapısı ve ölüm biçimiyle açıklayan Osman Saffet Arolat'a göre böyle davalarda aslolan isimler değildir: "Deniz'in ön plana çıkmasının sebebi bana göre biraz yakışıklı olması, uzun boylu olması, karizmatik olmasıdır... Yoksa esas itibariyle aslolan isimler değildi. Aslolan isimler olsaydı en az Deniz kadar zikretmem

RASİH NURİ İLERİ (Tarihçi): Darbe oldu mu diye sordular

Deniz'lerin hareketi izlenimlerime göre 9 Mart hareketinin fünyesi olmak amacındaydı; durum karışıp ordu müdahale etmek zorunda kalacak. Orduyu harekete mecbur kılma haraketiydi. Kendi yönlerinde mecbur kılma. Kendilerine karşı değil. Çok çelişkili. Ordunun istemediği bir anarşik ortam yaratılıyor ki ordu müdahale edip sol bir darbe yapsın. Zaten Deniz'in ve arkadaşlarının yakalanması da bunun bir örneği. En küçük bir karşı koyma göstermeden yakalanmışlardır. Bir silah çekmemişler, kimseyi öldürmemişler... Hastanede, darbe oldu mu diye yaralananlardan biri sormuştur. Şüphesiz bu söz bu gençlerin 9 Mart kadrosuyla işbirliği içerisinde olduklarının göstergesidir. O sırada çıkan dedikodular vardı. Herkese güya bir bakanlık ayarlamışlardı. Deniz Gezmiş için de bakanlık ayarlanmış olabilir. Ama bir sürü liste dolaşıyordu ortalarda, birinde Deniz'in de adı geçiyor olabilir. O listelerde adı geçen birine sorulmadan adının yazıldığını ben biliyorum. İsim söylemeyeceğim. Deniz dahiliye vekilinin çıkışına ya siz ne yaptınız dediğinde, vekil ya siz ne yaptınız, olduğunuz gibi teslim oldunuz diye cevap vermiştir. Şahsen Deniz Gezmiş hareketinin cuntayı getirmek için yapıldığı izlenimi var bende. Ne derece doğru bilemiyorum. Anarşik ortamı bu çocuklar yaratmadı. Önce AP sonra MHP oluşturdu. Anarşik ortam oluşturulduktan sonra çatışma sürerken ve devlet sağ güçleri desteklerken ordunun müdahale etmesi için sol gençlik tarafından bir dayatma var. Böyle bir ortamda Gürler Paşa düğmeye basmak istemiyor.

MAHİR KAYNAK (Eski MİT'çi): Cuntacıları ve öğrencileri aynı güç yönlendirdi

9 Martçıları da, öğrencileri de yönlerdiren güç aynıydı. Öğrenciler askeri bir oluşumun sonrasında sol bir darbe bekliyorlardı. Onları yönlendiren beyni söyleyebilmek zor. Çünkü bu konuda ne devletin güvenlik güçleri ne de başkaları bir araştırma yapmadılar. Ancak CHP'nin önderlik ettiğini söyleyebiliriz. Zaten o tarihlerde İsmet Paşa'nın da söylediği gibi rota ABD'den Avrupa'ya çevrilmek isteniyordu. Öğrenci hareketleri de bu politika değişikliği ile uyum içerisindeydi.

(aksiyon)

Reklam Alanı

http://www.alevidunyasi.com/
http://www.acilhost.com/
http://www.denizweb.net/

Bu haber 12/05/2009 tarihinde eklenmiştir.

Bu haberi paylaşın

Yorum Yaz

Bilgileriniz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu

 

Yazarlar

Cengiz ÇANDAR

68 kuşağı, Deniz Gezmiş, biz, hepimiz
 

Hasan CEMAL

Deniz Gezmiş’lere mısır patlatır gibi bomba patlattıranlar...
 

Doğan AVCIOĞLU

GERİLLA
 

Oral ÇALIŞLAR

Baki Tuğ ve Deniz Gezmiş...
 

Güneri CİVAOĞLU

DENİZ GEZMİŞ'İN "BİLİM " VASİYETİ
 

R.Ozan KÜTAHYALI

Bir İttihatçı olarak Deniz Gezmiş
 

Engin ARDIÇ

DENİZ GEZMİŞ MODASI
 

Kürşad BUMİN

Bir kere daha: Demirel ve idamlar
 

Nazlı ILICAK

DENİZLERİN İDAMINDA SORUMLU DEMİREL DEĞİL...
 

Ergün BABAHAN

Elinizde kan izi var Süleyman Bey
 

Uğur MUMCU

ASILDIK EY HALKIM UNUTMA BİZİ ...
 

Taha AKYOL

Deniz Gezmiş efsanesi
 

Ertuğrul ÖZKÖK

Deniz Gezmiş’i milli irade astı